3 Şubat 2009 Salı
Birazcık öyle, birazcık şöyle, hepsi hayatın içinde
birazcık şöyle,
hepsi hayatın içinde
biraz serseri,
biraz edepli,
hepsi hayatın içinde
biraz fizik,
biraz kitap,
biraz müzik,
hepsi,
hayatın,
içinde
birazcık ten,
birazcık tutku,
hepsi hayatın içinde,
biraz öyle biraz şöyle,
hepsı hayatın içinde
biraz sen biraz ben hepsi hayatın içinde,
biraz öykünüş,
biraz sıyrılış,
biraz sakınış,
hayatın içinde
birazz ses,
biraz gülüş,
uh uh..hep hayatın içinde
biraz korku,
biraz aşk,
biraz bebek,
hayatın içinde,
biraz hıyar,
biraz kabak,
biraz mantar,
hep hayatın içinde
peki hayat nerde?
hepsi kendi içinde,
biraz tekrar,
biraz büyütüş,
biraz unutuş,
biraz da keşif
hepsi kendi içinde..
biraz kadın,
biraz erkek,
hepsi burda,
hayatın içinde
biraz ölüm,
biraz doğum,
ve biraz berzah
hepsi bunun içinde
biraz tasarruf,
biraz harcayış
ve daha nicesi,
hep aynı ya da ayrı şekilde
Birazcık öyle, birazcık şöyle, hepsi hayatın içinde
bitmez....
biraz başlar
biraz biter
hepsi burda hayatın içinde
hayat, hayat içinde...
24 Ocak 2009 Cumartesi
SOYKIRIMLAR
...
bilmem kaç yüzyıl önce amerika kıtasında
...
doksandört yıl önce anadolu'da
...
yetmiş küsür yıl önce almanya'da
...
bugün gazze'de, filistin'de
...
ve (her an) içinde
SOYKIRIMLAR
yaşa(t)dı
insan.
13 Ocak 2009, Palma
---------------------------------------------
'' Gözlerim gündüzleri açılan, gece kapanan bitkiler gibi. Arada iki roketin beynimden geçmesini, ama bana dokunmamasını istediğim oluyor, asıl konu, bu. Her şey ilkelleşiyor. Hücreler, daha başlangıçlarında, insanlık öncesi bir doğada nihayet uykuya daldıkları ilk günlerdeki o güneş titremelerini hatırlıyor. Öğretilen her şey sanki bulanıklaşıyor. Nefret gibi, vücutlar da parçalanıyor. Patlayana kadar sıkılan limonlar gibi.'' (s.21, 'Sitt Marie-Rose', Etel Adnan, YKY)
------
Einstein ve Freud mektuplaşması:
E: ''....Kitleler sözü edilen araçlar kullanıldığında kendinden geçecek, kendini feda edecek ölçüde nasıl galeyana gelebiliyor? Bu soruya verilebilecek olası tek yanıt şu: İnsanın içinde bir kin, bir nefret gereksinimi var... Bu konuda son bir soruya daha geliyoruz. İnsan ruhunu, kin ve yok etme psikozlarına karşı daha dayanıklı kılacak biçimde geliştirmeye olanak var mı? Bunu söylerken yalnız eğitimsiz insanları kastetmiyorum. Yaşam içindeki varlığım beni sözüm ona 'intellientsia''nın bu öldürücü kolektif psikozlara çok daha kolay kapıldığını söylemeye itiyor.''
F: ''.... insanların yok etme eğilimlerini ortadan kaldırmaya çalşmanın, sonuç olarak boş bir çaba olacağı kanısındayız. ..... Siz ve ben, bizimle birlikte daha birçok insan, savaşa neden bu kadar güçlü bir biçimde karşı çıkıyoruz, savaşı neden yaşamın bin bir değişik yüzünden biri olarak kabullenmiyoruz? ..... Çünkü her insanın kendi yaşamı üzerinde hakları vardır, çünkü savaş, vaatlerle yüklü insan yaşamlarını ortadan kaldırmaktadır vb. .... Ama sizin benden istediğiniz bu değil. Ben başka bir noktaya gelmek istiyorum. Öyle sanıyorum ki, bizim savaşa karşı çıkmamızın temel nedeni, başka türlü davranmamıza olanak olmamasıdır. Biz barış yanlısıyız, çünkü kafamızın içindeki davrandırıcı organik nedenlerden dolayı öyle olmamız gerekiyor...'' (s.a. 121-123, Einstein: Düşünmenin Keyfi, YKY 4.basım)
------
Ingeborg Bachmann:
''Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar...'' (Malina isimli kitabının arka sayfası, YKY 3. basımı)
'' Ama barış üzerine, çünkü bu, gerçekte savaştır... Gerçek savaş, her zaman adı barış olan savaşın patlamasıyla doğar...'' (aynı kitap s.9 Çevirmen Ahmet Cemal'ın Bachmann'dan alıntısı)
17 Ocak 2009 Cumartesi
MOBY DICK - duvar şiirleri - F tipi bir çığlık
Geçenlerde gördüm Esmer dergisinde Mehmet Uzun'un yazısına gizlenmiş:
“Evet, yaşamak için anlatmak, yaşanmış olanları yaşayanlara aktarabilmek için anlatmak..”
Bilmiyorum, söz özünde ona mı ait yoksa başka bir zât-ı muhtereme mi, ama beni çok etkiledi. Hemen karaladım bir yerlere. Yeri geldi kullanıyorum burda. Güzel anlatıyor bence herşeyi.
İşte böylesi düşüncelerin cirit attığı bir zamanda elimin altında yeni bitmiş bir roman var. Sabahattin Eyuboğlu ve Mina Urgan çevirisi ile Melville'in Moby Dick romanı. Sadece roman demek yetmez belki, insanı ve balinayı denizde buluşturan bir destan. Yorumsuz olarak aktarmak istedim bazı parçalarını, size bir tat verir umudu ile. Son sözler de şunlar olsun o zaman: Kitap, uslûbu ve yazının arkasına gizlediği bilgeliği ile Melville'e hayran bıraktırdı beni. Tabi, ustalar Sâbahattin Eyuboğlu ve Mina Urgan'a güzel çevirilerinden dolayı selâm eylememek olmaz...
İnsan hakları da, özgürlük de, başıboş bir balık değildir de nedir? Bütün insanların kafaları da düşünceleri de, başıboş bir balık değildir de nedir? Bunlara dinî bir bağlanmak prensibi, başıboş bir balık değildir de nedir? Sağdan soldan söz aşıran gösteriş meraklısı kelime canbazları için, fikir adamlarının düşünceleri, birer başıboş balık değil de nedir? Ve sen ey okuyucu, başıboş bir balık değilsin de nesin? (s. 512)
...
<< Ey benim sevgili insan kardeşlerim, ne diye birbirimize böyle düşmancılık eder, birbirimizi incitir, kıskanırız! Haydi, elele verelim hepimiz. Canlarımızı birbirine katalım. İyiliğin sütünde, iyiliğin ispermeçeti içinde eriyelim hepimiz dünyaca. >>
Keşke ömrüm boyunca ispermeçet yoğursam! Çünkü nice uzun denemelerden sonra gördüm ki, insan elde edebileceği mutluluk kavramını çok yukarılarda tutmamalı, hiç değilse yerine göre biraz değiştirmelidir. Mutluluğu kafamızda, hayalimizde değilde gündelik hayatımızda, eşimizde, yüreğimizde, yatağımızda, soframızda, atımızın sırtında, ocağımızın başında, yurdumuzda aramalıyız. Bütün bunları anladıktan sonra, ömrümün sonuna kadar ispermeçet yoğurmaya hazırım. Geceleri rüyalarımda, sıra sıra melekler gördüm cennette; herbiri, elini bir ispermeçet kabına daldırmıştı. (s.534)
...
...Eskide güney balinası başının olduğu yana yatmış olan Pequod, şimdi iki başın dengesiyle doğrulabildi; ama kıpırdayamaz hale de geldi neredeyse. Bir yanına Locke'un başını yüklediniz mi, ondan yana yatarsınız; sonra Kant'ın başı, öteki yanınıza yüklenince, dengeyi bulursunuz ama, hapı da yutmuş olursunuz. Böylece bazı insanlar, kafalarına safra yüklerler durmadan. Be hey budalalar! Atın o baş belâlarını kafanızdan! Rahat rahat yüzüp gidin!(s. 428)
...
Bu sözlerle de Stubb şunu anlatmak istiyordu: İnsan insanı ne kadar severse sevsin, insan dediğin para kazanan bir hayvandır; ve çoğu zaman, para kazanma isteği, iyilik etme isteğinden ağır basar. (s. 531)
...
...Ey insanoğlu! Balinaya bak da ona benzemeye çalış! Sen de buzlar arasında sıcak kalmasını öğren. Bulunduğun dünyada, o dünyadan olmadan yaşa... (s.404)
...
“...Ben, Hırs ve Gururun da dünyamızın gürbüz ve cömert toprağında böyle tepindiğini; toprağın ise, hiç aldırmadan kendi sularının ve mevsimlerinin akışı içinde sürüp gittiğini gördüm.” (s.299)
...
... Yamyam ha? Hangimiz değiliz yamyam? Bana öyle geliyor ki, öbür dünyada hesaplar verileceği gün, cılız bir papazı kıtlık olacak korkusuyla mahzeninde tuzlayıp saklamış olan ileri görüşlü Fijili vahşi, kazları şişsin diye diri diri yere çalıp ciğerlerini söken ve böylece kaz ciğeri ezmesi yiyen uygar ve aydın oburlardan daha korkunç sayılmayacak...(s.397)
...
<
...
***********************
*****duvar şiirleri*****
***********************
Sîtî ile Tajdîn'in zifav gecesi
bazen sarıldılar birbirlerine bazen ayrıldılar
kâh birlikte titrediler kâh sallandılar
bazen ikiydi onlar bazen birdiler
kâh tekti onlar, kâh bitişik çifttiler...
Derken fildişinden olan ok yöneldi hedefe
Hedef ise öyle berraktı ki benzerdi sedefe
sonra ok geri döndü ondan çıkan orada kaldı
Ehmede Xanî (Ahmed Hani) (M. Emin Bozarslan çevirisi ile Mem u Zin'den)
-------
Gezintiler XIX.
Aşkın bisikleti var
Dursa de yürür
Hep çocukça
Renkli kâğıtlarla süslersin tekerlerini
Ama ama
Çıktığın anda üstüne
Belli olmaz nereye varacağı
Amisterdam neden olmasın
Can Yücel
-----
Umut
Yol Kıyısında oturuyorum
Sürücü tekerleği değiştiriyor
Geldiğim yerle başım hoş değil
Hoş değil başım gittiğim yerle de
Peki, tekerleğin değiştirilmesini
Niçin izliyorum sabırsızlıkla
Bertolt Brecht (Sacide Üçer çevirisi)
----------
Lavinia
Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun ceketimi al
Günün en güzel saatleri bunlar
Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim
Gene de sen bilirsin
Yalanlar isteyorsan
yalanlar söyleyeyim
İncinirsin
Sana gitme demeyeciğim
Ama gitme Lavinia
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme Lavinia
Özdemir Asaf
------
Gezgin
Bir gezgin olsam
dolaşsam
Yerden yere...
Gönülden gönüle..
Düşünceden düşünceye..
Bir gezgin olsam
dolaşsam
Yolcu
(07.01.2005, Ankara)
****************************
F tipi çığlık
Açın su ışıklari, açın n'olur, açın. Çıldıracağım yoksa. İnsan degil misiniz ha!? Ne yaptım ulan size...
Bu sessizlik, karanlık niye? Kimin kitabında yazıyor bunlar? Ordaki.. duymuyor musun beni? Ne yaptım ben? Tecavüz mü ettim, adam mı kestim? Bunları yapsaydım çoktan dışardaydım. Suçum düşünmek... yo hayır... senin gibi düşünmemek miydi? Belki de koyun gibi güdülmemek ve kendi yolunda gitmekti! Sen ordaki, bir ses ver bana, bir hışırtı, bir öksürük ver, yeterki bir ses.. Ya da yaz bana, iki kelime! Kaç gün oldu bir kağıdı koklamayalı, hâlbuki en çok da kitaplari sevdim ben. Şimdi ise kalem verilmez kendimi öldürürüm diye, kâğıt olmaz bilmem her nedense. Neyim ulan ben, hayvansam hayvanlığımı verin, köpekler!... Bir ses, bir ışık, lütfen.. günduz mü gece mi, aylar mı yıllar mı? Soyleyin ulan...! Bir canım kaldı bedenime sıkışmış, bir tek o kaldı.. Onu versem duyar mısın sesimi, ses verir misin cansız bedenime? Güneş yakar mı esmer ama kansız bedenimi ? Hı.. hı..???
Hey sen ordaki!..
* 27 Temmuz '07 kağıt baskı Yolda bir fanzindir..
16 Ocak 2009 Cuma
(isimsiz - şiir)
Ne desem bilmiyorum..
Aslında bi çok şey biliyorum ama süperpozisyon ilkesi yok ki hayatta..
yani toplayınca iki sebebi vermiyor bir o kadar büyük edeni..
şimdilik sıfırlar ucuşuyor beyin yarı küremde.
Belki şairler anlar beni..
belki şiirler can verir susamış ağzıma..
başlayayım öyle ise..
Daha dündü kurduğum kafamda..
hafif lirik bir email..
derdimi anlatacak cinsinden
ama tam oturacak cinsinden
diyeceğim oydu ki,
bir ihtimal olsa hem-şehirde olmanin
üstelik büyük ihtimal, sevdiğin şairin dediği gibi o ticaret şehrine, Istanbul'a gelmemin
bir ihtimal ki senden benden bağımsız, öylesi geliveren..
ister misin, beşiktaş'ta bir kahvaltı sabahında
sessiz ve sedasız
masama oturmaya
sıcak demli buhulu bir çay içimlik
Istanbul simidi yiyimlik
bir hoşbeş
ve ardından
yine
sessiz ve sedasız
çekip gitmem
çekip gitmen
? diye işte bitiveren.
bugün, şu saatte posta kutuma düşüveren..
şarapevinde(n) dinlediğim
binbir anlama getirdiğim..
ya da anlam veremediğim..
belki de şarkı sadece "I ll be some next man's other woman" da gizlidir.. belki hayat sadece bunda gizlidir..
belki bir baska sözde
belki bir diğeri..
ne önemi var ki..
Ama sen gitme karanlıklara..
orda
iyi olmamanın uzun ince halinde kal..
beni boşver..
hoşçakal demişsin
hoşçakal öyle ise..
Palma, 16.34, 12.05.2008
II.
Merak etme kadın(ım)..
unutacaksın beni,
kadınlığın sana doğuştan verdiği o asil güçle..
bir gün gelecek
öyle gün ki adımı bile hatırlamayacaksın.
Ben hep hatırlayacağım,
erkekliğin bana doğuştan verdiği o kandırıcı güçle..
Belki de buydu hep hissettiğim
güvensizliğimin nedeni..
alt tarafı bir tendim..
işte bu yüzden kadın yaşadı erkekten uzun...
Not: winehouse=şarapevi
Palma, 19.53, 12.05.2008
14 Aralık 2008 Pazar
Beşiktaş-Sarıyeri Dolmuş Hattı
Beşiktaş'ta,
arabalarla doldurulmuş
sevgiliye giden o daracık yolu özledim.
Sahile vuran dalgalar,
ulaştırır mı
Beşiktaş kıyılarına
özlemimi
bilmiyorum,
ama her gördüğümde denizi Palma'da,
kimseye
ama kimseye
belli etmeden fısıldıyorum.
Planktonlarla,
istavritlerle,
yunuslarla
ve de
karettalarla yolluyorum
boğazıma düğümlenmiş hislerimi.
Sarıyer'i özledim sonra,
balıkçı gemilerini, koca koca olanları.
Palamut ucuz mudur acaba bu yıl?
Sarıyer'de,
sevgili ile paylaşılan
ekmekarası balık kadar tatlı yiyecek var mıdır acaba bu Palma sokaklarında?
Beşiktaş-Sarıyer dolmuş hattında ilerlemek
g i b i
ha ya t i m...
(Palma de Mallorca, 14 Subat 2008, 17.36)
30 Eylül 2008 Salı
Tutsaklık
Bu sessizlik, karanlık niye? Kimin kitabında yazıyor bunlar? Ordaki.. duymuyor musun beni? Ne yaptım ben? Tecavüz mü ettim, adam mı kestim? Bunları yapsaydım çoktan dışardaydım. Suçum düşünmek... yo hayır... senin gibi düşünmemek miydi? Belki de koyun gibi güdülmemek ve kendi yolunda gitmekti! Sen ordaki, bir ses ver bana, bir hışırtı, bir öksürük ver, yeterki bir ses.. Ya da yaz bana, iki kelime! Kaç gün oldu bir kağıdı koklamayalı, hâlbuki en çok da kitaplari sevdim ben. Şimdi ise kalem verilmez kendimi öldürürüm diye, kâğıt olmaz bilmem her nedense. Neyim ulan ben, hayvansam hayvanlığımı verin, köpekler!... Bir ses, bir ışık, lütfen.. günduz mü gece mi, aylar mı yıllar mı? Soyleyin ulan...! Bir canım kaldı bedenime sıkışmış, bir tek o kaldı.. Onu versem duyar mısın sesimi, ses verir misin cansız bedenime? Güneş yakar mı esmer ama kansız bedenimi ? Hı.. hı..???
Hey sen ordaki!..
16 Eylül 2008 Salı
Aşk
YOLDA bir Fanzin...
26 Mayıs '06, Sayı = 1
|
| yaşama bakmak her zaman, yaşama bakmak ve bilmek, ne için olduğunu, ve sonunda, bilmek, sevmek ve sonra bırakıp gitmek.. Leonard, yıllar her zaman aramızda her zaman, yıllar her zaman, sevgi her zaman saatler (Virginia Woolf) Çeviren= Benercinin babası*
|
|
Doğum ve ölüm arasındaki ince, uzun çizgi YAŞAM. Biyolojik bir süreç, kutsal bir sınav ya da koskoca bir hiçlik açıklana gelenler arasında. Bana göre ise ne olduğunu henüz bilemediğim şey, ne kadar bakarsam bakayım bir türlü göremediğim esrarengiz nesne. Elimde tek ipucu var bilmeye giden yolda:AŞK...
-------------------------------------------------------------------
* Bu sayıdaki ve yoldaki yoldaşıma, 'Benercinin babası'na, gönülden teşekkür ederim. Bu sayı ona hediyemdir.
Apartmanımın çatısındayım, geceyarısını geçeli epey bir oldu. Neredeyse herkes uyumuş gibi, ışıkları yanan yalnızca birkaç ev var. Kim bilir kaçıncı rüyalarında insancıklar? Etrafımı rahatça görebileceğim bir yere kuruluyorum. Derin bir soluk çektikten sonra huzurun müziğini duyuyorum kulaklarımda; kuş ve kurbağa sesleri, geceye dair diğer seslere eşlik ediyorlar. Bedenim hiç olmadığı kadar rahat, zihnimin açıklığına yardım ediyor. Düşünceler ve gözü-açık düşler beynimin bir o yanından diğerine koşturmaktalar.
Bir anda gözlerim parıldayan yıldızlara dönüyor. Gökyüzüne daha bir yaklaşmışım sanki diye içimden geçiriyorum. Halbuki, sadece birkaç metre daha yükseldim yeryüzünden. Beynimin bana oynadağı oyna şaşırıyorum. Şaşkınlıkla ve hayranlıkla benim için sonsuza eşdeğer uzaklıktan gelen ışık süzmelerine bakıyorum. Işıklarını bana ulaştıramayan diğer yıldızları da düşününce “mutlaka bir yerlerde 'akıllı' yaşamlar olmalı” diyorum. Belki de bana doğru bakan bir yaşam var oralarda. Bilimin düsturuyla 'akıllı' canlı yaşamı olabilme ihtimalini hesaplamaya koyuluyorum. Sonra durduruyorum kendimi. Küçük bir çocukken, pencereden insanları izlerken kendime sorduğum “yaşam nedir?” sorusu canlanıyor. İçimde bir yerlerde ise bir ses yankı yapıyor yükselen şiddetle. Sorunun çetinliğini, pencerenin yanında ne kadar da uzun zamanlar geçirdiğimi anımsıyorum. Derken ses belirginleşir gibi oluyor: tek heceli bir ses bu. O küçük çocukla şimdiki ben arasında pek de bir değişiklik olmamış gibi diyorum, somut bir şeyler yok elimde hala. Bir tek sezgilerim bana bir şeyler söylüyor. “Neydi o sezgiler?” derken içimdeki sesi duyuyorum:tek heceli, üç harflik bir ses bu: AŞK..
Ertesi gün büyük bir heyecanla uyanıyorum. Bisikletimle yola çıkacağım. Aşk üzerine düşünmeliyim. Yolda toparlıyorum kafamı en iyi. Çantama acele ile bir şeyler tıkıyorum; su, elma, yedek lastik, not defterim... Ve dışarıdayım bisikletimle, nereye gideceğimi bilmiyorum, rüzgar ne taraftan eserse oraya.
Pedal basmaya başlamamla şekiller belirmeye başlıyor. İlk şekil bir sarmaşık, ağacın etrafına sarılmış dallarına tutunarak göğe ulaşmaya çalışan bir sarmaşık. Geçenlerde kütüphanede sözlükleri karıştırırken fark etmiştim; 'aşk' kelimesinin kökeninin farsçadaki 'ışk'tan geldiğini ve ışkın da sarmaşık bitkisi olduğunu. Sarmaşık ğöğe ulaşıyor mu? Bu da bende saklı kalsın..
Yokuş aşağı yeşilliklerle donanmış bir yoldan geçiyorum. Tek tük arabalar geçiyor yoldan. Güneş ağaçların arkasında saklı, yaprakların arasından şakıyor ama hiç rahatsız etmiyor beni. Rüzgar vucuduma çarpıyor, semada kanat çırpmadan uçan bir kuşum ben. Esen rüzgar içinden bir soru takılıyor kanadıma: iki insan arasına mı sıkışmışdır aşk? O iki insanı incitmeden hayır demek istiyorum. Bilsinler ki sevgileri aşka olabilir ama aşkı buna sığdırmak, sadece buna indirgemek tuhaf geliyor bana.
İki saate yakındır durmaksızın pedal basıyorum. Biraz durmak, dinlenmek için yol kenarındaki yaşlı söğüt ağacının gölgesine sığınıyorum. Ağaç bana yaşlı, ak sakallı bir dedeyi hatırlatıyor. Uzun bir tanışmadan sonra, hoşgörüsüne sığınıyorum dedemin ve sorgularımı yöneltiyorum: Aşk nedir görmüş geçirmiş dedem? Dede bilgili, bilgili olduğu kadar da görgülü; tasavvuftan bahsediyor bana. Aşk bir yöntemdir elbet diyor ve ekliyor: Bütün bilgiye ulaşmanın yani Allah'a ulaşmanın yöntemidir. Kurduğu derin felsefe ile etkiliyor beni dedem, derin düşünceler içinde ayrılıyorum yanından. Aradığım şey herneyse sanki kokusunu almış gibiyim. Ama öte yandan Allah'ın varlığı ya da yokluğu bu sorgumun içinde olmamalı diyorum kendime.
Yaşlı ağaçtan uzaklaşırken diğer ağaçları düşünüyorum. Bir tanesinin yanında da dursam mı acaba? O kadar çok ağaç var ki, yaşlısı genci, çamı kavağı, çeşit çeşit. Hepsinin içten bir cevabı var bana, eminim. Aralarından bir tanesi bana biyolojiden bahsedecek ve aşkı kimysalaştıracak kısmen. Bir başkası, tohumu uzak doğulardan serpilmiş olan, bedenle birlikte insanın özde çoşmasına, yücelmesine atıf yapacak aşk derken. Vesaire vesaire diye devam edecek ağaçlar teker teker. Ve ben hepsine gönülden teşekkür edeceğim, hepsini haklı bulacağım ama aşkı yine sığdırmak istemeyeceğim bu anlatılanlara.
O kadar çok ağacı düşündüm ki kafam çok karıştı. Biraz bırakmalıyım kendimi rüzgara diye mırıldanırken birini buluyorum yanımda. Bisikletiyle yola çıkmış bir yoldaş. Kendi sözcüklerini bana katıyor, paylaşıyor benimle aşk üzerine. Dinliyorum onu:
Aşk.. karmakarışık duygular bütünü.. devamlılıktan sıyrılış, savruluş bir uzaklıktan bir diğerine.. zaman zaman gözü kapalı meydan okurcasına yükselen bir kendine güven.. zaman zamansa içe kapanma, dünyadan utanma.. hep elinde bir el, hep omzunda bir göz, dimağında bir düşünce.. uyarılma belli ki; kalabalıktan uyanma bir tek sesle, tek bir yüzle.. algı yönelimi, duyularının saplanışı.. saplanışı ve saplantısında gezinimi.. dağılma hali bir de; dağılma ve toplanamama.. dehşetli mutluluklar ve ardını kovalayan yıkıntılar.. hep bir söylenen, anlatılan, duyulan “son” harabeden kaçış.. kaçış.. umutla.. hüzünle.. hayaller kurma, parça parça yok oluşlarını, dağılışlarını, kayboluşlarını izleme.. kabullenme, gözardı etme.. ama bunları yaparken adım adım aşktan yeme.. küçültme.. bazense küçültüp yoketme.. ağzında bir tat kalması bunları yaparken.. güzel belki, belki acı..
aşk.. belki fazla insana.. büyük kendinden.. belki de insana fazla olan; bir kendi bir de başka bir ruhu, bedeni, içi ve dışı, sevgiyi ve nefreti taşıması..
aşk.. hızlı nefes alıp verişler diyarı.. uzun gülümsemeler.. iç titreten kalp çarpıntıları.. insanın derinliğinden gelen yoğun enerji.. bazen apaydınlık bazense..
ama.. ama yine de.. hep güzel hatırlamak istiyorum.. güç ama güzel.. korkutucu ama güzel.. renkli, ışıltılı, bir yandansa yıpratıcı ve yorucu.. ben gene de hep güzel hatırlamak istiyorum.. kapkaranlıkta tenine değen sıcak bir insan teni gibi.. belirsiz ve heyecan verici.. insan teni gibi, çekici.. güzel hatırlamak, bir de.. çok şey istemek olacak ama.. bir de.. güzel yaşamak!
Sözlerini bitirip kayboluyor gözden yoldaşım. Geride bir beni bırakıyor düşünceli, bir de önümde uzanıp giden yolu.Yolun sonunda bekler beni belki, kim bilir! Birbirine yaslanan, ahenkle dans eden sözcükleri kulağımda hala. Karışık kafamı bu güzelliğin titrettiği kalbim toparlıyor. Mutluyum şimdi. Bir an önce eve gitmeliyim. Kağıt üzerine düşürmeliyim belleğimden aşka dair süzülenleri.
Çok uzun bir yolculuk oldu ama değdi bütün yorgunluklara. Eve vardım ve çok yorgunum ama mutlaka yazacağım ilk önce. Şevkle yöneliyorum çalışma masama. Üzerinden kalem kağıt alacağım derken beni bekleyen bir kağıt buluyorum. Üzerine hızlıca bir şiir yazılmış. Şiiri okuyunca ve benliğimi zorlayınca hatırlıyorum. Dün gece uyamadan önce internette bulduğum bir şiir. İlk okuduğumda ahengini sevmiş, not almıştım bu kağıda. Aklımdan tamamıyla uçmuş. Oysa şimdi tekrar okuyunca beni çok şaşırtıyor. Gün boyu keşfettiğim hislerimi, düşüncelerimi görüyorum çünkü dizelerde. Kağıdı elime alıp çatıya çıkarken sırıtarak şiiri okuyorum kendime:
|
|
Cihânı hiçe satmaktır adı aşk
Elinde sükkeri ayruğa sunup
Belâ gökten yağmur gibi yağarsa
Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Var Eşrefoğlu Rûmî bil hakikat
(Eşrefoğlu Rûmî)
|
|
Çatıdayım yine, karanlık çoktan basmış, etraflıca bir sis yıldızları saklamış gökyüzü kaybolmuş. Yatma vakti gelmemiş olacak ki geceye dair sesler biraz daha silik ve yer yer isan sesleri içeriyor. Bana gelince; usulca bağdaş kurup oturuyorum, huzurluyum. Aşkı ve... Aşkı ve yolu düşünüyorum. Birbirine karışıyor bu ikisi sonra. Ayrılmaz oluyorlar bir süre sonra, ayırt edilemez. Aşk yol oluyor ve sizi sevdiğiniz veya inandığınız veya bağlandığınız veya adandığınız şeye götürüyor. Peki ya aşık olmak mı? O da yolda olmaya denk düşüyor..
Gözlerim havanın nemine ayak uyduruyor. Ellerim kaleme sarılmış, kağıdı arıyor. Ve geliyor daha sonra kelimeler peş peşe:
Doğum ve ölüm arasındaki ince, uzun çizgi YAŞAM. Biyolojik bir süreç, kutsal bir sınav ya da koskoca bir hiçlik açıklana gelenler arasında. Bana göre ise: ne olduğunu henüz bilemediğim şey, ne kadar bakarsam bakayım bir türlü göremediğim esrarengiz nesne. Elimde tek ipucu var bilmeye giden yolda:AŞK..
Yolcu